Gösterişliydiler. Boşluğa savrulan cümlenin içindeydiler. İki parmağın arasında uygulanan baskı sonucu, doluyorlardı. Dolmaları gerektiğine inanmaktan daha fazlasını yaşıyorlardı. Çünkü mecburlardı. Biber dolmalarında var olan lezzetin önüne geçmek istiyorlardı. Hedeflerinde tuzlu, yağlı, börekli ve çörekli dünyada yer almak vardı. Oldu. Dolduruldular. Yazdılar. Satılıktı dolmakalem. Bir parmak kalınlığındaydı yaprak sarması. Dirsekler sıralarda çürütüldü. Üstüne de kafalar patlatılıp…
Sağır sultan ile kulaktan kulağa isimli oyunu oynadım. Duydu. Çok beğendi. Körebe ile arkadaşlık ettim. Köreldim. Bezirgânbaşının nazını fazla çekmedim. Kapılar da haliyle kapalı kaldı. Çilingirler ise her zaman meşgul. Hiçbir kimseyi kıramadım. Şeytanında bacağı sağlam kaldı. Bir bilene sorular sordum. Birden çok bilenlerden yanıt aldım. Bir bilen küstü. Ona gücenmedim. Birçok köprüler geçtim. Dayılar…
Perde kapandı. Gösteri sona erdi. Geriye boş oda ve odada yankılanan nefesim kaldı. Bir de nefesim kadar yakın olan sen kaldın. “Aman ! İyi olalım.” Günlerinde,konuşma engelli olmayı mecbur bırakan sözler,halen aklımda.O an gereksiz görünenler de halen gereksiz.Doğa kanununa benziyor.Değişmiyor. ”Sapla samanı ayırt edebilmek” sınavından geçer not alabildim mi ? Bilemem. Zaman geçerken nota ihtiyaç…
Sonbahara benzer gözlerin. Ağaçlardan yapraklar düşerken, yanaklarından gözyaşların süzülür. Ve bilirsin ki her ağladığında, yeniden doğar insan. Ayrılık rüzgârı estiğinde, duvardaki yerinden kopartılıp, yere düşürülen takvim yaprağı olursun. Üzerinde yaşadıkların ve yaşattıkların yazılıdır. Farkında olmadan, ayrılığın ve yalnızlığının günüsündür. Bu zamana kadar sana bakan yüzleri anımsar durursun. Yalnızlığın, yaz akşamında açık olan pencerede hareket eden…
Kumdan yapılıdır. Deniz dostumdur. – Bir kalemde silerim. Kalemleriyle sildiklerine inanırlar. Kalemlerinin yazdıklarına ise kendileri yazmış olsa bile inançları yoktur. Ama yazarlar dururlar. Yazarlar durduklarında ise kelimeler boşluklara düşerler. Oradan buraya savrulmasalar bile gün gelir, düştükleri boşluktan tekrarlanarak, kaç kere yazılmış ya da söylenmiş olduklarına bakılmadan çıkarlar. – Kalemimden kan damlar. Kan gölüne karşı sefa…
Yıldız yağıyor başımdan aşağıya ve yalnızlığım uzaklara gidiyor. Duvara yazılan yazının son harfiyim. Cümlelerin de sonuyum. Anlatılmak istenilen ne varsa hepsinin anlamsızıyım. Tendeki benim. Diğer benlerinse en ufağıyım. Var olduğunu sandığım varlığımın da yokluğuyum. Aralanmayan kapıyım. Kayıp eşya bürolarındaysa aranmayan eşyayım. Temizlenmeyen tozlu rafım. Unutulan ve yazılmayan kelimeyim. Köşe başlarının kuytusuyum. Dökülen ve toprakla bütünleşen…
Görünen köy kılavuz istemezdi. İstendi. Görmek ile duymak arasında fark vardır. Aradaki farkı anlamayanlar vardı. Kayıtsızlık kendini gösterirken, art niyetler gizli kaldı. Sular sakinleşti. Karadeniz de gemiler hiç batmadı. Bilmekle bilmemek arasında bir fark vardır. Bilmesi gerekenleri bilmeyenler vardı. Bildiği halde bildiklerini unutmakta vardı. Yaşlandıkça aksine kuru kalındı. Atmakla tutmak arasında fark vardı. Bol keseden…
Beyaz keten pantolonunun üstünde, pastel renklere sahip gömleği vardı. Açık mavi renkte olan sırt çantası ve elinde taşıdığı valiziyle, oturmakta olan yaşlı karı kocanın yanında bir boşluk bırakarak karşıma oturdu. Saçlarını ensesinde toplamış olan kadın, boyası dökülmüş olan sarı renk saç teliyle beyaz saç telleri olan saçlara sahipti. Boynundan sarkıtmış olduğu yakın gözlüğü, boşlukta sallanan…
Heybetli olmasına rağmen, kendisinden büyük olana öncelik tanıdı. Verilen öncelik, onları seyretmekte olana kına yaktırdı. En küçükleri olan Sedef ise sessiz şekilde bir kenarda dururken, ortanca Burgaz ise dengeyi bozmamak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Fotoğraf çektireceklerdi.Eski elbisesi yırtılmıştı. Almış olduğu mavi patiskadan yeni elbisesini yaptırmak için, kendisini usta ellere teslim etmeye karar verdi. Uzun…
Uruk’un kızıl güneşi, çamur tuğlaları kavurup, sokaklara boğucu bir sıcaklık yayardı. Ama bu kavurucu hükümranlığın ortasında, rüzgarın taşıdığı nadir serinliği saçlarında hissedenler de vardı; şehrin labirentlerinde sessizce dolaşan, fısıltıları dinleyen, bakışlarıyla duvarların ötesine geçen ruhlar. Onlar, gücün gözden kaçırdığı detaylardı, her şeyin göründüğü gibi olmadığını bilen gölgelerdi.Zira Uruk’un tahtında, kendi mutlak kudretine körleşmiş bir titan…