Uruk’un Kızıl Güneşi

Uruk’un kızıl güneşi, çamur tuğlaları kavurup, sokaklara boğucu bir sıcaklık yayardı. Ama bu kavurucu hükümranlığın ortasında, rüzgarın taşıdığı nadir serinliği saçlarında hissedenler de vardı; şehrin labirentlerinde sessizce dolaşan, fısıltıları dinleyen, bakışlarıyla duvarların ötesine geçen ruhlar. Onlar, gücün gözden kaçırdığı detaylardı, her şeyin göründüğü gibi olmadığını bilen gölgelerdi.
Zira Uruk’un tahtında, kendi mutlak kudretine körleşmiş bir titan oturuyordu: Gilgameş. O, her kuralı çiğneyen, her sınırı zorlayan, her isteği buyruk bilen bir varlıktı. Surları göğe değen kentini, kendi yıkılmaz iradesinin bir uzantısı sanır, kentin her bir kusurunu, her bir çatlağını kapatmaya yemin ederdi. Fare deliklerini kapattığını sanan bir fare kapanıydı, kendi kusursuzluğuna dair saplantılı bir sanrı içinde.
Ancak bilmezdi ki, en büyük gedik, kendi içinde büyüyordu. En güçlü kalenin bile görünmez bir çatlağı, en parlak ışığın bile gözden kaçırdığı bir gölgesi vardı. Ve insanın en büyük fare deliği, kendi benliğinin derinliklerinden yükselen o acımasız soruydu: “Neden?”
Güç, bu soruyu bastırmaya ne kadar uğraşsa da, sorgulama yeteneği, her zorbalığın, her kesin hükmün altında sızan, bir gün mutlaka yüzeye çıkacak olan bir nehir gibiydi. Gilgameş, daha adını bile bilmediği bu nehrin kıyısına doğru sürükleniyordu.


Doğanın Çığlığı

Yaban, Enkidu’nun nefesiydi. Fare deliklerinde gizli bilgeliği, toprağın her kıvrımında yazılı sessizliği öğrenmişti. O, kendine hükmeden yalnızlığın canavarı gibi öfkeli, her bir kası bir dağ gibi gerilmiş, fırtınanın yansımasıydı. Ormanlar onun kolları, nehirler damarlarında akan kudretli sesti. Doğanın sevgili çocuğu, ama aynı zamanda bilinmeyen bir içgüdüyle bilenmiş, gücüne güç katacağı o anı bekleyen, deprem kuvveti gibi hırslıydı.
Kendisini yaratan büyük güçler, onun içindeki o muazzam enerjinin, yalnızlık zincirlerinde daha fazla tutulamayacağını anladılar. Bir yankı olarak, o uzak, o surları göğe değen kente, Uruk’a gönderdiler onu. Bilmedikleri bir çağrıya doğru sürükleniyordu; tek olmaktan çoğala, vahşilikten insanlığa.
Tıpkı zamanın zindanında yaşayan bilge rahipler gibi, her bir teklik, bilgelikle çoğalıyordu. Çünkü o karanlığın ham gücünden, yeni bir aydınlık doğuyordu.
Enkidu, bir meydan okumaydı; Gilgameş’in kurduğu mutlakiyetin en büyük fare deliği mi olacaktı, yoksa o deliği fark edip kapatacak, hatta bambaşka bir dünyanın kapısını mı aralayacaktı?
Belki de tek efsane, aklın labirentlerinde yankılanan o bitmek bilmeyen sorgunun ta kendisiydi.


Yılanın Gölgeleri ve İlk Karşılaşma

Yaratılış mitlerinin fısıltıları, Uruk’un kadim taşlarına sinmişti. Havva, fısıldayan yılana inanmış, yasak elmanın zehrini tatmıştı. Adem ise ilk aldatılan, cennetinden koparılan olmuştu.
Ama Uruk’un titanı Gilgameş, bu eski bilginin aksine, bir yılanın soğuk derisine sarılmak, onun zehirli bilgeliğini yutmak istiyordu.
Ölümsüzlüğün peşinde, her tuzağı bir basamak, her yasağı bir çağrı sayan bir açgözlülükle doluydu.
Ancak doğanın özünden, yabanın ta kendisinden kopup gelen Enkidu, Gilgameş’in bu saplantılı arayışına karşı durdu.
Yabanın fare deliklerinde öğrendiği bilgelikle, yılanın her kıvrımında taşıdığı aldatmacayı seziyordu.
Onun doğası, medeniyetin sahte vaatlerine ve mutlak gücün körlüğüne isyan ediyordu.
Gilgameş’in elleri tam o yılanın kaygan tenine uzanırken, Enkidu’nun öfkesi havayı yardı.
Yer yarıldı, gökyüzü Uruk’un üzerinde bir perde gibi açıldı. Kent, temellerinden sarsıldı, surlar titredi.
Gök gürültüsü ile şimşek, yıllar süren ayrılıklarının ardından bir olduklarını, ayrılmaz bir kudretin parçaları olduklarını anladı.
Bu kozmik fırtınanın ortasında, Gilgameş’in arzuladığı yılan, sessizce, sanki hiç var olmamış gibi süzülerek ortadan kayboldu.
Geride, yüzyılların yankısı, Gilgameş’in hayal kırıklığı ve Enkidu’nun doğanın ta kendisinden gelen, sarsılmaz duruşu kaldı.
İki zıt güç, bir tufanın içinde, birbirlerine doğru ilk adımlarını atıyorlardı.


Güçler Senfonisi ve İlahi Kıskançlık

Orkestra, tek bir kemancının notalarıyla var olamazdı; eksik kalırdı, ruhsuz.
Bunu gören Gilgameş, kudretinin boşluğunu, Enkidu ise yabanın yalnızlığını anlamıştı.
Birlikte, tüm güçsel enstrümanları birleştirdiler; Gilgameş’in buyurgan nefesi, Enkidu’nun doğadan gelen ham ritmi, Uruk’un surlarından yükselen ihtişamın yankısı…
“Güçler Senfoni Orkestrası” böyle kuruldu.
Melodileri, daha önce yeryüzünün duymadığı bir uyumla yankılandı, her bir nota, iki zıt varlığın artık tek bir kuvvet olduğunun mührüydü.

Bu senfoninin gür sesi, ormanın derinliklerinde yaşayan barbarı rahatsız ederken, tanrı katındaki tanrıçalardan birini, yüreğinde yeni bir arzu uyandırarak kendilerine aşık etti.
Tanrıça, bu görkemli uyumun assolisti olmak istedi.
Ancak gücün senfonisi, kendi uyumunu bozmaya niyetli değildi; tanrıçanın isteği reddedildi, insan ile yabanın bu eşsiz birleşimi, ilahi bir kaprisi kabullenemedi.
Hiddetlenen tanrıça tarafından gönderilen zorba, bu yeni birliğin karşısında yenilgiye uğradı, onların büyüyen kudretinin önünde diz çöktü.

Tanrılar, görkemli katlarında bu eşsiz senfoniyi dinlediler.
Başlangıçta büyülenmişlerdi, ancak zamanla kulaklarını tırmalayan bir kıskançlık ve korku sardı içlerini.
Onların “Tanrıların Oda Orkestrası”, bu insanüstü, uyumlu seslerden çekindi.
Kendi tahtlarının sarsıldığını hissettiler.
Bu yeni güç, onlara meydan okuyordu.
Ve bu korkunun ve kıskançlığın bedeli ağır oldu:
İnsan ve doğa arasındaki eşsiz uyumun, Gilgameş’in fare deliği olma tehlikesine rağmen onu kapatan o yaban ruhun, Enkidu’nun cenaze marşını çaldılar.
Çünkü biliyorlardı ki, tek kemancıyla bir orkestra olmazdı;
ama bazı orkestralar, o kadar güçlüydü ki, tanrıları bile korkuturdu.


Ölümsüzlüğün Fısıltısı ve Adaletin Yankısı

Enkidu’nun vedasıyla orkestra susmuş, Gilgameş’in ruhunda tarifsiz bir boşluk yankılanmıştı.
Ancak o derin sessizliğin ardından, kulağına ölümsüzlük melodileri fısıldanmaya başladı.
Bu fısıltılar, çölün kumlarında rüzgarın çizdiği izler gibi, önüne melodik bir yol çizdi.
Aşılamaz görünen dağlar, uçsuz bucaksız çöllerdeki yakıcı güneş, önüne çıkan her düşman ve devasa denizler, bu fısıltının izinde birer adıma dönüştü.
Gilgameş, ölümsüzlüğün peşinden, kendi sonuna doğru yürüyordu.

Nihayet fısıldayanla yüzleşme zamanı geldiğinde, hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşadı.
Fısıldayan, yüzüne çarpan soğuk bir gerçeklikle, yalnızca tanrılarla tanrıçaların ölümsüz olacağını söyledi.
İnsan olmak, ölümlü olmak demekti.
Enkidu’nun kaybıyla başlayan bu arayış, Gilgameş’e kendi sınırlarını, insan olmanın kaçınılmazlığını öğretmişti.
Bu acı gerçek, onu yıkmadı; aksine, olgun bir meyve gibi içini doldurdu, bilgeliğiyle ağırlaştırdı.
Fırtınaları dinmiş, hırsları dinginleşmişti.

Gilgameş, Uruk kentine geri döndü.
O kulakları çınlatan ölümsüzlük fısıltıları kesilmişti.
Şehrin her köşesinden, artık Gilgameş’in adalet sesleri yükseliyordu.
O, artık ne mutlak gücün kör kralı ne de ölümsüzlüğün peşindeki saplantılı arayıcıydı.
O, kendi insanlığını kabullenmiş, dostunun kaybıyla büyümüş ve halkına gerçek adaleti getiren bilge bir hükümdardı.
Orkestra, yeni bir melodiyle, adaletin ve ölümlü bilgeliğin senfonisiyle çalmaya başlamıştı.

Oğuz Tepe
Gılgameş Destanına Çağdaş Bir Yorum


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir